11 Kasım 2011 Cuma

Ben geldim, sen gittin.

Kış'a yaklaşıyorlardı. Hava soğuk, hava puslu.. Önlerinde uzayıp giden deniz dümdüz; hiç bir yaşam belirtisi vermese de, yan yana duran bu iki insanın arasındaki titreşim, cansız her şeye nefes verebilecek bir güce sahipti. Sanki deniz üzerindeki köprüde değiller de, denizin buz tutmuş suyunun tam da üzerinde, içlerindeki aleve tezat ayakları buz kütlesi gibi ağır, hareketsiz duruyorlardı. Konuşmak, bir şeyler söylemek öyle anlamsızdı ki; ne söyleseler az kalacaktı. Yetmeyecekti. Kızın ağzından çıkan her kelime, az ötesindeki erkeğe gidene kadar bin bir şekil değiştirecek ve yine bambaşka bir hal alacaktı. Erkek bir kez daha kırılacaktı. Güçsüzleştikçe çirkinleşecek, sevdiği şeyin ne olduğunu anlaması daha da güçleşecekti. Gerçekten bu kadar zoru muydu sevdiği şeyin ne olduğunu- kim olduğunu anlaması insanın? Bu şey perde gibi serilip, arkasındaki koca duyguları bile kapatabilecek kadar büyüyebilir miydi?... Burada öyle çok anıları vardı ki... Sadece beraber paylaştıkları şeyler değildi bunlar. Daha birbirlerinden habersizken, aynı yerde belki de aynı anda kahkahalar atmış, düşüncelere dalmış, hüzünlü yürüyüşler yapmış, yalnız hissetmişlerdi. Ama en çok anlam kazandığı an bu yerin, birbirlerinin avuçlarında kendilerini buldukları andı. Şimdi, tam burada... Konuşamadıkları şey her ne ise, avuçlarını birbirinden ayırmış, soğuktan hissizleştirmiş, daha önce ışıl ışıl olan etraftaki her şeyi puslu bir görünüşe çevirmişti. Her şeyin anlamsızlaştığı bu duyguyu bile beraber yaşıyor, ama asla birbirlerine destek olabilmeyi öğrenemiyorlardı. Ben geldim, sen gittin hikayesiydi bu.Bilmiyorlardı bu sahip oldukları şeyi belki bir daha bulamayacaklarını. Bilmiyorlardı güneşin geleceğini. Bilmiyorlardı bu durgun suyun ısındıkça hareketine kavuşacağını. Ve her şeyden çok, bilmiyorlardı vakitleri olmadığını. Bilmelilerdi, o buz kütlesi gibi duran suyun altında bile bir yaşam olduğunu. Soğuktan, gururdan, dermansızlıktan fark etmedikleri kalplerindeki aşk gibi...