12 Aralık 2011 Pazartesi

Bir pazartesi sendromu ki sormayııın

Eveeeet ne yazacağımı bilmeden yine dadandım klavyeye. İnsancıklar, siz neler yapıyorsunuz acaba? Bayaa o gün için konu ayırıp sapmadan o yolda dümdüz gidenler var şimdi. yok değil. Ben o niyetle otursam bile mutlaka konudan sapıyor, aklıma esen her şeyi bir güzel ekliyorum. Öncelikli konumuz yılbaşı olsun mu? Hadi olsun yaa. Öncelikle taaaaa geçen yılbaşından kalma ağacımız, evimizin ücra köşesinde tüm anlamını yitirip gitti zannediyorduk kiiiii, Bal ona farklı anlamlar yükledi. Neredeyse her dalı ayrı süslerle bezenmiş o nadide ağacımız falan diye bokunu çıkarmadan devam edeyim; yılbaşı ağacımız küçük kedime bir oyuncak mağaza oldu çıktı. Muhtemelen bir zamanlar ağacın üzerinde parıldayan o küçük süsler 10 dakika yerde sürüklendikten ve küçük kedi dişleri arasında taşındıktan sonra, kanepe altlarında bir yerlerde toz denilen şeye bürünmüş vaziyetteler. Cimrilik yapıp hepsini silip tekrar asma niyetinde değilim. Bu arada havalar son zamanlarda bu denli güzelken, nasıl yılbaşı moduna gireceğiz anlamış değilim. Bir soğuk hava dalgası hatta mümkünse en lapasından kar yağsın çook güzel olmaz mı yaa. Geçen gün ablama kedimin bu ağaçla olan münakaşasını anlatırken ilginç bir yaklaşım getirdi olaya. Biz 3 ev arkadaşı 1 sene boyunca o ağacı başka bir yere kaldırmaktan o kadar aciz kalmışız ki, caanım ablacığım bunu hesaba katmamış haliyle. Eeee ne bu şimdiden yılbaşı ağacı sevdası kızım Christmas mı kutluyosunuz demenin hemen ardından tiz bir kahkahayı da patlatıverdi. Telefon konuşmasının son repliklerini siz yerine getirin lütfen; zor olmayacak biliyorum ... Ama hakikaten öyle özenti bir bünyedeyim ki şu Christmas olayında, adamlar her şeyi bu kadar mı ciddiye alır ya. İşbirlikçi bir hava durumu. Zaten o slow motion country müzikler ve her yerde çikolata kokuları var ya. Tamam film tamamlandı. Buz tutmuş sokaklar, her yer ışıl ışıl, sevgililerin ya da sevgili olmaya çalışanların buzda yürüyemeyip ansızın birbirleriyle yakınlaşma senfonileri. Kahkahalar... Kıskanıyorum lan. o kadar. Bizim fixtir, Murat Boz çıkar bir yerde, diğerinde Demet ablamız, Serdarcığımız falan derken bir bakmışsın sınırsız içki diye kakaladıkları ama 2.içkiden sonra bir şeyin gelmediği yoğunluğun bedeli 250 Lira' ları aşmış. - Derken yine bir pintilik. :) Sonra kızların ne giycem yaa dertleri, yılbaşı hediyeleri anlamını yitirmiş hiç bir esprisi, özelliği olmayan abuk şeyler. Offff dertliyiiiiimm laan. Neyse yani demem o ki, ben bu ülkenin her boku aynı renge çevirmesine hastayım ya. Dikkat edin şu anda inanılmaz bir yüksek atlama gösterisi yaptım. Sövmeyeceğim ama meraklanmayın. Eee siz neler yapıyorsunuz bu yılbaşında? Benim ne yazık ki hala bir planım yok. Olanı da bok ettim. Ama heyecanlıyım anladığınız gibi:) seviyorum şu yılbaşlarını fazlasıyla nedensizce. Işıl ışıl bir ağaç altında ufak ufak paketler, sıcak çikolata kokusu, şekerlemeler, o küçük çoraplar, yeşil kırmızı ve beyaz renklerinin her yeri süsleyişi, yılbaşı yemekleri, kızarmış kocaman hindimsi şeyler. Hepsinden bu yılbaşı paket yapıp bana gönderir misin noel baba? bir de kızıma ufak başlıklı bir kukuleta ve minik patiklerden. Belki 2 kilo Royal Canin :)) iyi haftalar ciciler.....

26 Kasım 2011 Cumartesi

Miskin ile Mistik harmanlaması.

Diğer bir deyişle ruhların delicesine tezatı. Şimdi sizlere müthiş bir hafta sonu tahlili yapacağım. eminim her biriniz böggh okumasaydık bari be diyeceksiniz. Ama ne yapayım, böyle bir ruh hali içerisindeyken yazmazsam kaçıncı boyutlarda olacağımı kestiremiyorum bile! ****** Cuma kafası güzel kafadır, heyecanlıdır, ecnebice de çok güzel bir deyim vardır hani ' Happy Friday ' diye.. Tüm bu güzelliklerin çok dışında kalarak bir elimde her 10 dakikada yenisini edindiğim selpak mendiller, diğer elimde içindeki sıvının mütemadiyen değiştiği bir kupa. *buraya bir not iliştirmek istiyorum-kupam özel bir kupadır. Özellikle ondan içme konusunda istikrarlıyım ki hastalığıma tez bir şifa etkisi yaratır diye.. Her neyse Tylolhot denilen lanet ilaç kupamın bir numaralı tamamlayıcısı. Bir taraftan su, diğer taraftan C vitamini takviyesi yapan bilumum içecekler... Takdir edersiniz ki tuvalet yollarını da bolcana arşınlıyorum. ******
Tüm bunların yanında Bal isimli güzeller güzeli bir kedim var. Henüz sizlere tanıştırmadım kendini buradan. Dilimden düşürmediğim için bilenler muhakkak vardır. Burnum delicesine akarken, tüy yumağı küçük kedimi öpmekten kendimi alamıyorum. Hapşırık sayımı her öpücüğümde 3e katlasa da, uzaktan popoyu yayıp memişleri açıp tahrik edici bakışlarını üstüme üstüme saldığı zaman kendime engel olmam imkansız bir hal alıyor. Cuma gibi güzel bir günde hızlı bir girişle başlayan gribim, Cumadan bir kademe daha güzel olan Cumartesi günümü gecemi de esir almış durumda. Dün gece resmen 10 buçukta yatağıma iliştim 5 sn geçmeden uyudum. Saat sabaha doğru 4te aniden üzerime atlayan şapşal kediciğim beni 5e kadar uyutmadı sağ olsun. 1 saat boyunca feryat figan boğuştuk. Kakasını kumuna yapsın da beni uyandırıp, selpak yetmiyormuş gibi bir de bezle haşır neşir etmesin diye resmen gözünün içine baka baka yalvardım. Kediciğimi de anlamak lazım, 3 kat kalın hale gelen ses tonumu duyup, aşina yüzüme bakınca ortaya çıkan kafa karışıklığında bırak kakayı doğru yere yapmayı, doğru yerde olup olmadığından bile emin olamadı. Bende ne yapayım, soğuk gecelerde özellikle de böyle hassas bir zamanda sarılıp yatacağım bir şeye sahip olduğum için sevinip, bir de bol bol kendimi koklattım ona. koku şaşmaz dercesine:)) ****** Bu arada Kıvanç Tatlıtuğ ile şu hasta günlerimde 3 gün geçirseydim sanırım delicesine sevme özelliğine sahip bir kız olacaktım. Lütfen iğrençliğime bir tebessüm atıp geçin :) Bir hafta sonuna çok fazla sorumluluk yükleyip tam da o hafta sonu yataktan kalkamayacak kadar hasta olmak ne kadar ironik bir durum aman yarabbi. İtalyanca çalışması askıda, boş zamanımda yapmak için kendime söz verdiğim el aynası boyaması ve süslemesi yine ertelendi, okul derslerim diye unuttuğum bir gerçeğin bir de proje ayağı var ki şu an itibariyle resmen sakat bir ayak ! Yaptığım şey hepi topu kitap/blog/twit/gazete okumak, yemek yiyip popo büyütmek, film izleyip en çok askıda bıraktığım şey olan aşk hayatıma uzaktan uzaktan içlenmek, e bir de kupamın her köşesine dudak izlerimi bırakıp hemen ardından üstümdeki 5 kilo ağırlığındaki yorgan*battaniye ikilisinden sıyrılıp tuvalete koşmak. ahh ahh. ******
Kedim o kadar miskin ki, şu son 2 gündür kendimi onun ikiz kardeşi gibi hissediyorum. Zaten her ne hikmetse hastalığımın başladığı günden beri pek bir sevecen. Kucağımdan inmemeler, miyav miyav ayaklarıma sokulmalar, ellerimi kemirmek yerine yalamalar... Halbuki 3 gün öncesine bir dönüş yapmak gerekirse ben onun asilzade bir kedi olduğunu ve burnu düşse tenezzül edip almayacağını düşünüyordum:) Sabahın köründe kalktık, son 10 senedir en erken kalkış saatimde uykumu almış bir şekilde. ve yapacak hiçbir şey yoktu. ( en azından ben öyle düşünüyordum :)) Çizgi film izleme özlemiyle şişkonun birinden kalan biskremleri de beraberimizde götürüp Bal'la salonumuza doğru ilerledik. Hemen bir hastane ortamı yarattık. Battaniye arkamdan sürüklenerek koltuk tepesine taşındı, yastıklar üst üste kondu, minik bir sehpa yanımda ve tabii ki üstünde kupam... Sonrası tam bir fiyasko. Televizyonda iğrenç kadın programları ve din saçmalıklarından başka bir bok olmadığını görünce yaşadığım büyük hayal kırıklığını tarif edemiciiim. Hakikaten şimdiki çocuklar sabahları ne izliyorlar? Ben küçükken evin en erken kalkan üyesiydim ve elime bir çikolata kaptığım gibi çizgi film karşısına geçerdim. Günün en güzel zamanlarıydı benim için. Neyse devir değişmiş anlaşılan ve benim böyle zamanlar için yeni yatak aktiviteleri bulmam gerekecek. Tam burada içimdeki şeytan dışarıya çıkmak üzere :)) Zaten hastayım yahuuu, neyse. Tam o sırada bir uykuya daldım. Mistik rüyalar gördüm. Öyle güzellerdi ki, kedim bile konuşuyordu. Balkabağı arabamız vardı, sanırım tüm çizgi filmlerden kısa bir harmanlama yaptım. Senaryo fena değildi hatta ne fenası be, güzeldi basbaya. Küçük kızımla miskinliğimize güzellik katan ip-fare-ponpon oyunlarımızın dışında güzel mistik rüyalarımız da var. ****** Herkese güzel haftasonları diliyorum. Çok gezmeyin bee, gezerseniz de paylaşım sitelerinde boy boy nispetlerinizi yapmayın allasen. Yoksa önümüzdeki haftalarda fena ödeşiriz. Gezen sürten herkescikleri yanacıklarından bol bol öpüp hastalığımı itina ile bulaştırıyorum. Mmmmuah.

13 Kasım 2011 Pazar

Tipik pazar.





Gerçek bir pazartesi sendromuna bir kala, içimi nasıl güzelleştire bilirim diye kara kara düşünürken yine bloğumun içinde buluverdim kendimi. Yarın vize haftamın ilk günü olduğunu ve buna dair hiç bir harekette bulunmadığımı düşününce, hiç iç açıcı bir hafta olamayacağı aşikar. Yahu benim haftalarım Cuma gününden başlardı. Şu vize denen illet şey bu düşünce dengemi de bir güzel bozuverdi. Sanırım dünyaya geldiğim günden beri beni geren bir sınav psikolojisindeymişim gibi hissediyorum. Artık bitse istediğim bu öğrencilik dönemimi sonralarda köpek gibi özleyeceğimi az çok bilsem de şimdi şımarık kızcılık oynayasım var. 
İstanbul'daki lanet havaya ne demeli onu hiç bilmiyorum? Hani tamam ben bir bok çalışmıyorum diyip de dışarı çıkıp kafa dağıtmak istedikçe insan, pencereden bir kol çıkışıyla anında o fikirden de buz gibi soğuyor. İşbirlik diye buna denir. Evde otur, popoyu büyüt ve içini sık. Bir bok yapmıyorum, oh ne hoş de.
Nasıl memnuniyetsiz bir hal, aman aman. Kimseciklere güzel hafta dileyesim gelmiyor. 
şaka şaka. Hepimize kafaları yerine getirtecek bir hafta diliyorum. mucuk

11 Kasım 2011 Cuma

Ben geldim, sen gittin.

Kış'a yaklaşıyorlardı. Hava soğuk, hava puslu.. Önlerinde uzayıp giden deniz dümdüz; hiç bir yaşam belirtisi vermese de, yan yana duran bu iki insanın arasındaki titreşim, cansız her şeye nefes verebilecek bir güce sahipti. Sanki deniz üzerindeki köprüde değiller de, denizin buz tutmuş suyunun tam da üzerinde, içlerindeki aleve tezat ayakları buz kütlesi gibi ağır, hareketsiz duruyorlardı. Konuşmak, bir şeyler söylemek öyle anlamsızdı ki; ne söyleseler az kalacaktı. Yetmeyecekti. Kızın ağzından çıkan her kelime, az ötesindeki erkeğe gidene kadar bin bir şekil değiştirecek ve yine bambaşka bir hal alacaktı. Erkek bir kez daha kırılacaktı. Güçsüzleştikçe çirkinleşecek, sevdiği şeyin ne olduğunu anlaması daha da güçleşecekti. Gerçekten bu kadar zoru muydu sevdiği şeyin ne olduğunu- kim olduğunu anlaması insanın? Bu şey perde gibi serilip, arkasındaki koca duyguları bile kapatabilecek kadar büyüyebilir miydi?... Burada öyle çok anıları vardı ki... Sadece beraber paylaştıkları şeyler değildi bunlar. Daha birbirlerinden habersizken, aynı yerde belki de aynı anda kahkahalar atmış, düşüncelere dalmış, hüzünlü yürüyüşler yapmış, yalnız hissetmişlerdi. Ama en çok anlam kazandığı an bu yerin, birbirlerinin avuçlarında kendilerini buldukları andı. Şimdi, tam burada... Konuşamadıkları şey her ne ise, avuçlarını birbirinden ayırmış, soğuktan hissizleştirmiş, daha önce ışıl ışıl olan etraftaki her şeyi puslu bir görünüşe çevirmişti. Her şeyin anlamsızlaştığı bu duyguyu bile beraber yaşıyor, ama asla birbirlerine destek olabilmeyi öğrenemiyorlardı. Ben geldim, sen gittin hikayesiydi bu.Bilmiyorlardı bu sahip oldukları şeyi belki bir daha bulamayacaklarını. Bilmiyorlardı güneşin geleceğini. Bilmiyorlardı bu durgun suyun ısındıkça hareketine kavuşacağını. Ve her şeyden çok, bilmiyorlardı vakitleri olmadığını. Bilmelilerdi, o buz kütlesi gibi duran suyun altında bile bir yaşam olduğunu. Soğuktan, gururdan, dermansızlıktan fark etmedikleri kalplerindeki aşk gibi...

31 Ekim 2011 Pazartesi

Boşluk burada. doldurayım dedim.

Güzel günler, bizi bekler. Eyvallah dersin, geçer gider.. Böyle şarkı sözleri insanın içine az da olsa umut katıyor sanırım. Son zamanlarda her şey öyle hızla gelişti ki, sanırım bazen o hızı sevemiyor; ayak uydurma isteği duyamıyorum. Duygu yoğunluğu had safhada olduğunda insan kendine nasıl zaman vermelidir? Bir bilen varsa lütfen bana bir şeyler mırıldanabilir mi? Ben o çok söylenen sözü hayatıma sokmayı bir türlü başaramadım. Kendim de bu cümleyi kullanarak akıl veririm bir de. Gel de sövme kendine. Sürekli kendinle baş başayken nasıl zaman verebilirsin kendine? Hele ki her bokta mantık arayan benim gibi kendi zoruna doğru dört nala koşan insanlar için pek mümkün bir durum olduğunu düşünmüyorum kendini boşta bulduğu her an köşeye sıkıştırmama durumunun. 4 gün sonra bayram için İzmir'e gidicem. Eminim İzmir havasıyla, sıcacık kucaklamasıyla, samimiyetiyle bana neyi nasıl yapmam gerektiğini fısıldayacak; İstanbul'a uğurlarken de kalbime bolca güç depolayacaktır. Onun öyle anaç yapısı vardır. Öyle güzel bir sahili vardır ki, vapurla karşıya geçerken, aklındaki tüm soruları bir bir gün yüzüne çıkartıp sana en kolay çözümü üretiverir. Bugün ben zamana biraz karşı koymak istiyorum. Aslında ona delice sövmek istiyorum. Çabuk geçiyorsun zırvaları yapmak değil amacım. Bazen hızla geçerken, yeni bir güne hiç bir tanıdık duygu bırakmıyor. Bir uyandırıyor ki, içinde tanımadığın, soğuk, siyah duygular.. Aşina oldukların gitmiş. Delice özleyesin ya da dengen yön değiştirme sınırlarını zorlasın diye anı denen o illet şeyi hafızanın en ön yerine koyuyor bir de. Bazen her şeyi unutmak istiyorum. Bazen, kendimi anlayamadığım her sefer hatta, o yeni gün hiç başlamasın istiyorum. Duygularımı anlayana, onlarla tanışana kadar uykumda kalayım. Sabah uyandığım an o karmaşayla kucaklaşmayayım... Aslında yaşanan her şey öyle değerli ki, benim en çok canımı yakan şey, zamanın onların değerini silme çabası. Çünkü bazen o ışık hızıyla geçen bir haftanın sonunda bile bir bakarsınız elinizde hiçbir şeyiniz kalmamış. Yanlış anlaşılmalar, kırgınlıklar ve kapalı dönüş yollarından başka.. Bir de konuşma dermansızlığından... Şimdi ben diliyorum ki, yeni gün zaman bizim yanımızda olsun. O zamanı kendime nasıl veririm bilmiyorum, hatta o bende olmak istiyor mu onu bile bilmiyorum ama duygularımla barışabileceğim günü sabırsızlıkla bekliyorum. Tipik bir pazartesi sendormu değildi bu. Olmadığını düşününce, insan pazartesileri bile delice sevmek istiyor. iyi geceler.

19 Ekim 2011 Çarşamba

Bir yerlerde başlıyordu.

* Aşk bazen serçe parmağın sıcacık dokunuşuyla başlıyordu.. Ürkekçe, tereddüt içinde ama sevgi dolu ilk dokunuşla. Bir taraftan kavrayamadığın diğer parmakların sıcaklığının merakı, diğer yandan birine bile dokunabilmenin verdiği heyecan..
* Aşk bazen bir tren istasyonunun yanı başındaki otelde başlıyordu... Gri gökyüzüne, mavi/yeşil denize, muhteşem bir manzaraya bakan bir otelin teras katında, kuşların şahitliğinde başlıyordu. Kaçamak bakışlarla başlıyordu önce, kahkahalarla devam ediyordu. Sımsıcak bir öpücükle alevleniyordu.
* Aşk bir yolculukta başlıyordu bazen... Sarıp sarmalandığın, üşüdükçe sokulduğun bir bedenle saatlerce yan yana oturmakla başlıyordu. Saatlerce yaşanılan her duyguya şahit olunarak başlıyordu. Bir karın ağrısını veya karın ağrısına yol açan şeyi paylaşmakla başlıyordu. Bir karın üzerinde birleşiyordu eller ve her ikisinin de canı yanıyordu...
* Aşk bir vedada başlıyordu... Günlerin dolu dolu hızla geçişinin ardından, sıra vedaya geldiğinde, gözlerden kontrolsüzce dökülen yaşlarda gizliydi aşk. Çaresiz bakışlarda saklıydı. Ne kadar sıkı olursa olsun asla yetmeyen bir sarılmaydı adı aşkın.
* Beklemek, özlemek ve umut etmekle başlıyordu aşk. Ve bazen yine aşk bekleyerek, özleyerek bitiyordu.Pekii, umut bitiyor muydu ?



16 Ekim 2011 Pazar

Bugün çok Pazar.

Biraz hayal kursak? Hayalimize mevcut hava koşullarını ekleyelim ama. Pazar günü, niteliğini kaybetmesin. Benim hayalim bol ağaçlıklı, patika yolları olan bir yerde bir bank üzerinde uzanıp kitap okumak. İçime dokunan her cümlede havanın o puslu halini biraz daha içime çeke çeke. Islanma ihtimalini hiç hesaba katmıyorum ama. Hayal bu ya, oldu ya. Çok bir şey yazasım yok bugün. Kitaplara gömülüyorum ve güzel bir pazar diliyorummmm.














üç..

Bazı günleri kendine bile tarif edemez insan. Gözlerini kapatır, düşünmeye çalışır, odaklanmaya çalışır ama duygular öyle hızlı hareket eder ki yetişemezsin. Yerini beğenmez kimisi. Kimisinin varlığından bile habersizsindir. Bazı günler o varlığından habersiz olduğun duyguları yavaş yavaş hissetmeye başlarsın ve bazısı acıtır. Öncelerden anımsadığın hatta belki de en çok bildiğin hisse kendini tamamen yabancı hissetmek işte budur. Ve acıtır.. Bugün kitabı çok sükse yapan 'Bir gün' filmini izledik. Gecenin 12sinde kafanın birinden 'haydi sinemaya gidelim lan' fikrine nasıl hemen ayak uydurduk. Doğru insanlar var yanımda. Filmin ilk yarısı o kadar ağır aksak ilerledi ki, bir türlü alevlenemeyen bir aşk hikayesine izleyici olmak da son derece sancılı bir işmiş. Ya yaşamak? ? İki insan düşünün. Birbirlerinin yanında ruhlarına huzur katabilen iki insan. Birbirlerinin yanında kahkahalar atan, gözleriyle konuşan, bedenlerini ayrı tutabilmek için koca bir savaşın içine giren iki insan. Biri diğerine kendini iyi bir insan hissetiriyor. İyi bir insan olmak kolay değil, hele ki insan kendini sevmediğini bir türlü kendine itiraf edemiyorsa... Diğeri ise ruhunu aydınlatıyor. Gerçekten mutlu olmak deyimi ne zaman ne kadar az gerçek olabiliyorsa, o ender anların hepsini sihirli bir şekilde yakalayıp sunuyor. Söylesenize, birbirini böylesine seven iki insan nasıl en yakın arkadaş olmaz? Yıllar boyu birbirini sevmekten bir an olsun vazgeçmeyen ama bambaşka hayatlardan geçen iki insan. Farklı zamanlarda buluşup, hayatın anlamını o anlar anlayan... Yalnızlıkla boğuşurken yokluk hissini iliklerine kadar hisseden ve yan yana olmadan o hissi dindiremeyen... Birinin yanında öyle mutlu ve huzurlu hissedersiniz ki, başka hiçbir yerde bulamazsınız o hissi. Evinde en paspal halinle bile dört duvar arasında yalnız olduğunu bilmenin verdiği bir güven duygusu gibi. Ya da en yorgun günün ardından sıcak suyla ilk buluşma anındaki rahatlama hissi gibi. İşte eğer öyle bir insan hayatınızdan bir kez geçtiyse, nerede nasıl yaşadığının bir önemi olmaz. Çünkü hep yaşarsınız onu. Ve bilirsiniz, bir o kadar yaşandığınızı... Bazı şeyler uğruna acı çekmek gerekli. Bazı şeyleri kabullenerek sevmeye devam edebilmeyi öğrenmek önemli. Keşke farklı bir son yazılsaydı dediğim film bana öyle şeyler düşündürdü ki... Şu an yatağımda uzanmış bu kelimeleri yazarken anlıyorum ki, bazı şeylerin sonu farklı yazılmış olsaydı bu kadar bizim olamazdı sanırım... İyi geceler. Böyle güzel nice geceler.

14 Ekim 2011 Cuma

hep en azından bir Gay arkadaşım olsun istedim bee.

Ben zannediyorum ki bugünlük post kapasitemi doldurdum, artık yarına kendimi saklamalıyım falan filan. Bir site var ki sevgili arkadaşlarım, işte o site beni benden alıyor. Şimdiye kadar pek çok post'unda genellikle çiftlerin ev ortamlarını fotoğraflamış. Onlar zaten son derece imrendiricilerdi, kabul. Yanii hatta beni saatlerce bilgisayar başına kitlediler, baya hayal falan kurdum sanırım bakarken :)) Ama son bir bölüm vardı ki- son demek ne kadar doğru bilmiyorum ama ben o postu gördükten sonra kesinlikle(!) son verdim- içler acısı benim için.
Neden?
Sabahtan beri canım şarap istiyor. Yanında türlü türlü şeyler hayal ediyorum, yanına yakışmayacak şeyler bile belki. Hatta sınırlarımı zorlayıp daha önce hiç tatmadığım şeyler denemek istiyorum. Birileri gelsin, pişirsin bana sunsun ben gurmelik yapayım cart curt:)) Biraz sonra paylaşacağım 11 fotoğrafta 2 gay sevgili mükemmel yuvalarında mükemmel yemekler yapmışlar. Mükemmel şarapları ve pişirdikleri mükemmel yemeklerini, mükemmel balkonlarında, romantizmin tam orta yerinde yemek üzere hazırlamışlar. O yemek yapılırken ki surat ifadeleri, bakışmalar.. Her neyse yemek, aşk(!), ev.. hepsi içime bir güzel oturdu. Hadi sizin de otursun.











O nokta nasıl koyulmuş, ben henüz onun zevkine varamadım ama bugün yediğim hiçbir şeyi yememiş gibiyim . İyi haftasonları.
NOT: Otelde bornozla duş keyfi yapan insanları da bu gece çok fena kınayasım var. o kadar.

Hafta yeniden başlıyor.

Sabaha öyle bir sıkı başlangıç attım ki, saat 7.30muşmuş, yatağım sıcacıııkmışş, yağmur damlaları cama 'uyuu uyuuu' diye arsızca vurmuyormuş gibi fırladım hem de. Sabahın ilk saatlerinde sarılmayı, başımı yaslamayı sevgilimden bile çok sevdiğim yastık pike ikilisinden vedalaşma faslı yaşamadan ayrıldım. İnanılır gibi değil, hele ki varacağım istasyon okul ise. Kış sabahlarını aratmayacak bir sonbahar sabahı. Herkesin yüzünde memnuniyetsiz bir ifade ama bence yine de herşeye rağmen güzel bir gün. Çünkü bugün Cuma ve bugün hafta başlıyor..

İstanbul seviyor soğuk olmayı bence. Bulutlarla yüzünü kapatmaktan hoşlanıyor. Yumuşak birşeyler değmesi hoşuna gidiyor belki de yüzüne. Ya da güneşi ruhuna saklıyor, bilmiyorum... Ama daha bir sakin, dingin. Aldırmıyor trafiğine, üzerinden kornalar eşliğinde dolup taşan geçen duran arabalara, koşturan oturan ağlayan  gülen insanlara. Bence bulutlarını seveni seviyor İstanbul. Soğuk havasında atkısına sarılıp bir tebessüm atana aniden bir sıcaklık veriyor. Hakikaten yaz İstanbul'unu düşünüyorum da.. O nemli yapış yapış havasını nasıl da salıveriyor insanın üzerine. Bazen dayanamayıp yaz ortasında da indiriyor yağmuru. Ben 3 sene boyunca İstanbul'un bu tutumuna sövdüm. Eee malum, İzmir gibi yağmurun ardından gökkuşağını ansızın salıveren, soğuk havaya tahammülü olmayan bir şehirde doğup büyümüş biri olarak hiçbir zaman İstanbul'da üşürken yüzüme tebessüm kondurmayı beceremedim. Bugüne kadar..

Şimdi evimde kahvenin her çeşidini içip, puf terliklerimi giyip, kitabım elimde bu karanlık günün tadını çıkarmayı öğrendim. İçim hala yaz özleminde, hala tüm sevdiklerimi beraberimde götürüp yaz mevsimine kadar güneşin bir an bile ayrılmayacağı cıvıl cıvıl bir yerlere göçesim var. Ama bugün yağmurdan sonra çıkan ve üzerinde kocaman bir kalp kabuk taşıyan o salyangozun antenlerine elimi uzatınca içine aniden çekilmesi gibi evime çekilip, 'keyf'ime keyif katasım var.

Yağmurun elleri bugün sihirli. Bu sabah bir mesaj bile içimi ısıttı. Yağmurun sihri herkese değsin.
Düştüğü her yere değdirsin...


12 Ekim 2011 Çarşamba

Bahar'da üşürken.

''Her şey, üzerinde düşünmeye başlayıncaya kadar basitmiş gibi gözüküyor. Neden aşk, ayrı kalınca çok daha derinden hissedilir?'' Bugün başladığım yeni kitabımın ilk sayfasında böylesine güzel bir cümleyle rastlaştık. Bir süre durup kitabımın kapağını incelerken, düşünceden düşünceye atladım. Güzel bir aşk hikayesi okumaya hazırladım kendimi. Biraz imrenmek, biraz öğrenmek, biraz heveslenmek iyi gelecek sanırım. Bugün canım aşk üzerine bir şeyler yazmak istiyor ama her yerde çıkan aşk zırvaları gibi, başı sonu belli olmayan alengirli cümlelerle karmakarışık bir hale getirip yazmak değil amacım. Sadece insanın hayatında bir şeyler değişirken, aşk hangi noktadan izliyor hayatımızı da bu denli etkili olabiliyor diye düşünüyorum kendi kendime. Şimdi bir nevi sesli konuşma zamanı. İnsan içinde aşk olan her şeyi sevebiliyor nedense. Hatta acı çekip o hisler hırpalanırcasına pekiştikçe daha bir anlam kazanıyor gibi.. Bu nasıl bir saçmalıktır ben de bilmiyorum ama besliyor insanın içindeki duyguları örselenmek. Mesela iki insan hiç görüşemese de aşık olabiliyor birbirine. Bu noktada duyguları ateşleyen ilk şey merak olmalı... Kokusunu merak etmek, dokunuşunu, sevişini, bakışını... Ya da o insana istediğin şekilde bir yön veriyorsun. Duygularına sanki seninmiş gibi bir rota çizip ona inanıyorsun. Böylesine bir şeyi sevmek zor değil değil mi? Asıl zor olan şey, o insanın aslında başka başka yönleri olduğu gerçeği ortaya çıktığında, kabullenememe duygusudur belki de. Bir kaba sığdırma isteği var ya her birimizin içinde sevdiği insanı.. Sığmıyorsa başlıyor sancılar, bedeller. Bilmeli insan, kim hayalinde kendi gönlünden uzak birini canlandırıp sevebilir? Yanında değilken, gözlerini kapatıp nefesini hissedemiyorken nasıl bilebilirsin seni ne kadar ısıtabileceğini. Hayat insanlara dokununca, gerçekten o insanın yolunda gitmeye başlayınca, insan değişir. Geçenlerde arkadaşlarımla aşkın nasıl bir şey olabileceğini tartışıyorduk. Bence sana nasıl değiyorsa hayat, sen o kadar sevebilirsin herşeyi. Belki sen yaklaşmıssındır birkaç adım. Belki şans kapından bir an olsun ayrılmıyordur ama biz neyi nasıl görüp yorumluyorsak, o renkte o tatta o bakışta seviyoruz.Herkesin sevdası başka diyorum ben. Kimseye istemedğimiz bir davranış yüzünden bedel ödetmeye hakkımız yok. Babam bana 'kabullenme duygusunu kendine anlatabildiğin zaman gerçekten sevmeye başlayacaksın, herşeyi.' demişti. Ve bir insanı olduğu gibi kabullenemedikçe asla sevemeyeceğimi... Beraberce yıllarını geçirdiğin insanı sevmekten nasıl vazgeçersin ki? Beraber güldüğün, yediğin içtiğin, keşfettiğin, yaşadığın birini hayatının dışına sürüklerken sevmekten vaz mı geçer insan? böyle mi olmalı? Zaten o nefes yanındaysa gerçekten bu zaman boyunca, o insanı hiçbirimiz sevmekten vazgeçemeyiz. sadece onun artık senin gönlüne taht kurmadığını belki de kuramadığını kabullenirsin hepsi bu... Aşk, ayrı kalınca daha mı çok hissedilir? İnsan yalnız kalınca duygularını taşıyabilecek birini bulamadığı için zor gelir hepsini kendi kendine taşıması. Bir cevap vardır karşıdan her ne olursa olsun duymak istediği insanın... O cevabı alamayacak kadar uzaklık ister bedenen ister kalben olsun, evet o aşk hem derin hem bitmeyecekmiş gibi içerilerde bir yerlerde sürer gider. Düşünmeye başladıkça karmaşıklaşır, karmaşıklaştıkça susmak bilmez. Bazen aşk bir tesadüfte saklıdır. Birkaç saatte, tek bir sevişmede, bir göz yaşında, tek bir yastıkta. Aşk, hiç biter mi? Hiçbir şey olmamış gibi boşlukta kaybolup gider mi?...

13 Haziran 2011 Pazartesi

İzmir'den sevgiler...

13 Haziran 2011... Bugün İzmir'e de güneş eşliğinde ilk yaz yağmuru yağdı... Neyin göstergesiydi acaba? Dün sonuçlanan Türkiye'nin yeni durumunu mu simgeledi? Hiç gönlüm elvermese de yine de umut ediyorum ki, bu yağmur gibi Halkımızın seçimi de kötülükleri, boğucu durumu alır götürür ve bizi ferahlatır. Zira, her nedense Türk toplumunun artık kötü koşullarda yaşamaktan zevk aldığına bile inanıyor olacağım...
Herneyse. 1haftalık İzmir tatilimin son 3 gününde, aslında buraya her adım atışımda nasıl hiç İstanbul sınırlarına dönmek istemediğimi hatırlıyorum. Uçak İzmir'den uzaklaşırken arkamda ailem başta olmak üzere sanki dinginliği, huzuru, samimiyeti bırakıyormuşum gibi bir hisse kapılıyorum. Ben bilmem kaç metre yukarıdan ufacık uçak camından İzmir'in tüm güzelliklerine göz kırparken, yine ne hikmetse hep yağmurla beraber gidiyorum. Sanki o da bana elveda diyor ve gerçekten hüzünleniyormuş gibi...
Gelgelelim İstanbul... tıkanıp kaldığım nokta:) bir de benim için değerini tarif edemeyeceğim insanları barındırmasa, hani o çok söylenen laf var ya ' Oraya yaşamaya değil, gezmeye gideceksin' ; işte ben onu bile yapmayacağım :) !
Bu güzel yaz gününde sitem dolu bir yazı olmasını hiç istemediğim halde neden böyle şeyler yazdım acaba.
Ben aslında sadece yeniden hissettiğim ve hayatın tüm üzüntülerine karşı dimdik ayakta durabilecek bir duyguyu paylaşmak istemiştim.. Annemin yanında uyanmak, babamın kahkahalarını duymak, ablamın sıcak gülüşüyle ısınmak.. Kalktığımda kahvaltımın hazır olması, bir böreğin bu denli lezzetli oluşu, benim beğenimde annemin yüzündeki tarif edilemez tatmin ve mutluluk.. Eğer tüm bunlara sahipseniz, hayata hep umut dolu bakın. Çünkü gerçekten cok ama cok sanslısınız demektir.
Sahip olmadığını düşünüp de hüzünlenenlerse, hemen bir tebessüm atıp bu yazıya, gelecekte böyle bir aileye sahip olabileceklerine inansınlar. iyi bir anne veya baba olabilmek, sahip olmak isteyip de olamadıklarını bir bir hayata geçirebilmek için...
Herkese iyi bir hafta diliyorum :)
Not: Burç, sana da güzel bir iş hayatı ! ;)

23 Nisan 2011 Cumartesi

Haftasonu mutluluğuna ve burça:)

Uzun bir süre süren ve nedeni nedir bilinmeyen bir aradan sonra tekrar herkese merhabaa..
Tam yeni bir blogger iken ve blogumla uğraşmanın tadına varmaya başlamışken bu ara pek hoşuma gitmedi açıkçası...  Herneyse bu sırada wwww.portakalagaci.com diye bir site keşfettim.
Okuyorsanız, sayfa içi gezintiniz bittikten sonra linke tıklamanızı ve iştahınıza sahip çıkabiliyorsanız saatlerce o sitede takılmanızı öneririm. Açıkçası benim bir an önce evlenip, tabii ki güzel dekorasyonlu evimde mükellef sofralar hazırlayıp, ziyafet veresim geldi :)
Sonrasında yakın geçmişte can sıkan, yoran, monotonlaştıran wize haftası da uçup gittikten sonra, özgürlük hissine yeniden kawuştum. Bu akşam güzel bi akşam. Öncelikle haftasonuna götüren, sabah insanı en güzel uykulara şevkeden ve geç saatlere kadar televizyon izlenen bir Cuma ne zaman ne kadar kötü olabilir ki? Ha bu arada, okuyacağından emin olduğum sevgili arkadaşım Burç; bu portakalagaci.com linkini buraya yazmamdaki büyük etken sendin. Gece gece göbeğiyle gerçekten çok sıkıfıkı ve özverili bir ilşkiye giren sevgili arkadaşım, olur da başka geceler de benim gibi kalorisine ve baharatlarına aldırış etmeden hamur işleri vs gibi şeyler canın çekerse... Elbette ki tarifinde bi eksiklik olacaktır senin :))) Bu durumda bu siteye bir uğramanı öneriyorum :*
Yazamadığım, hiçbirşy postlayamadığım bu dönemde internetten pek çok resimler buldum. mutlu oldum, paylaşacağım günü bekledim :) şimdi sıraya koyup gün gün ruh haliyle orantılı bi şekilde paylaşıma geçicem..
Herkese güzel, bol güneşli, mutlu haftasonları diliyorum..


En son eklediğim eskitme ve country karışımı bu sürahi tarzındaki şeyleri gerçekten çok seviyorum.Benzer bir çerçeveyi el sanatları kursumda birkaç hafta önce yapmıştım...
Kısa zamanda onları da paylaşacağım.. Şimdilik iyi geceler...


İdiLo...

27 Şubat 2011 Pazar

PEMBE.GÖNLÜM SENDE.

Öncelikle herkese tekrar merhabalar...
Bugünkü son postlarımı yaptıktan sonra tatlı bir uyku için yatağıma doğru uzanıcam.
Paylaşımlarımın önceliği ew arkadaşlarımın beğenisine sunulması:) onlar her ne kadar nasıl izlenmesi gerektiğni we sayfamı açmayı bilmeseler de..
ben de gadget eklemenin ne demek olduğunu we sayfanın nasıl şekillendirdiğini yeni yeni öğreniyorum
10 sene önce hayranlık duyduğum renk pembeye şu an hala hayranım we eminim daha pekçok 10seneler bu böyle olacak . tonlarıyla içimizi açtığını hangi bayan söylemez ki?
işte bi de bu yüzden sewiyorum kız olmayı..
haydi başlayalım o zaman.














haftaya hazırım, içim açıldı bilee :)

idilo....

yeni bir haftaya başlarken gülümseme..


Diyerek başlayacağım bi hafta kendimi iyi hissetmem için yaptığım başlangıçtı.



 





 

bu bloğumun asıl içeriği cam kenarında weya açık alanda bol yastıklar eşliğinde yapılabilecek güzel bi kitap ziyafetine deliler gibi özlem duyuyo olmamdı. we tabii çok hoşuma giden bu dekorasyonlar içime huzur mutluluk we ilerde tasarlıcağım ewim için bir de sabırsızlık hissi dolduruyor.
keyfine en az benim kadar düşkün we hafatiçi yoğun bi program izleyecek olan herkese en azından biraz hayal dünyasına gidebileceği fotograflar sunuyorum we şimdiden iyi bir hafta geçirmenizi diliyorum :)


idilo...